IHLAMUR 57

IHLAMUR’UN AĞUSTOS SAYISINDA

Tarihe Bakma Durağı – Volkan HACIOĞLU

Mehmet Hacısalihoğlu ile Söyleşi – Söyleşen: Mehmet Akif ERTAŞ

Konusuz XXVII – Nuri DEMİRCİ

Odil – Gülden ÇAKIR

Stiletto – Serap ERDOĞAN

Tanpınar-Bezirci-Mutluay Ekseninde Abdülhak Hâmid’in Sanatkârlığı – Burak ARMAĞAN

Yakınsın – Gülümser ÇANKAYA

Bağbozumundan Arda Kalan – Tuğba KARABULUT

Bir Şey Söyleyebilir miyim? – Fatma Nuran AVCI

Ukrayna – Taras ŞEVÇENKO, “Türkçe Söyleyen”: Hilmi HAŞAL

Kıymetbilmezlik Üzerine – Ezgi Fatma AÇIKGÖZ

Nuh Nevi’den Serisi / “Tufan” ya da Sezer Cihaner Keser Mahsur Kaldığımız Gemide Yağmur Arıyor – Ruhi KONAK

Adam Sustu, Sonra… – Nurdane Özdemir SAĞKAN

Göldeki Siluet – Fatih ÇODUR

Meczup – Reyhan KOÇYİĞİT

 

İLKSÖZ

Mehmet Akif Ertaş

56. sayının İLKSÖZ’ünü bağlarken, bu sayının İLKSÖZ’ünde, kaynağa inmek ve kaynağı bilmek kültüründen geçmenin niçin önemli olduğunun üzerinde duracağımı vurgulamıştım.

Kaynağa inmek ve kaynağı bilmek, bedeni, 12 Ağustos 1999 tarihinde toprakla buluşan Can Yücel ile özdeşleşmiş bir fiil ve edebiyatçı duruşu layıkıyla ele alınmamış olan Yücel, sanıldığı gibi bu fiili, sadece, özelde şiirin, genelde edebiyatın dününün kavranması için kullanmamıştır

Ölüm yıldönümlerinde, Datça’daki mezarına şarap dökme görgüsüzlüğü sergilenerek sözümona anılan Yücel, sözünü ettiğim fiili aynı zamanda, Türkiye’nin sosyopolitik sürecinin algılanması düşüncesiyle gün yüzüne çıkarmıştır. Dizelerine ve cümlelerine vâkıf olanlar Yücel’in edebiyatçı duruşunun zaten sadece edebiyatın değil, aynı zamanda, sosyokültürel ve özellikle sosyopolitik argümanlarla konumlandırılması gerektiğinin, aksi halde, gerçekleştirilecek çalışmanın, küreği boşa sallamaktan öteye gidemeyeceğinin farkındadırlar.

56. sayının kapağında militer değil, milli irade sloganımıza yer veren IHLAMUR mutfağı olarak Can Yücel’in fillinin izini sürdüğümüzde karşımızda Jön Türkleri gördüğümüz için bu sayımızın kapağında da bu hareketin öncülerini ağırlamak istedik.

Hem bu cümleleri öylesine okumayanlar, hem de kapağa laf olsun diye bakmayanlar Yücel ile birlikte, Meşrutiyet, Cumhuriyet’in siyasi laboratuvarıdır diyen kıymetli sosyal bilimci Tarık Zafer Tunaya’nın suretini görmekte gecikmeyeceklerdir.

Jön Türkler ile birlikte neden İttihat ve Terakkicileri anmadığımızı sorma ihtimali olanları hesaba katarak vurgulayalım: Türkiye’de Milli iradenin inşa edilmesi bağlamında kaynağa inildiğinde İttihat ve Terakkicilerden önce Jön Türklerle ve onların Makedonya’daki faaliyetleriyle karşılaşılır.

Makedonya’da, imparatorluktan ulus-devletleşme sürecine geçiş aşamasında yaşananları öğrenmek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve doğal olarak milli irade kavramının nasıl filizlendiğini, dallanıp budaklandığını bilmeyi beraberinde getirir.

Bu vurgunun bilinciyle, bu sayımızda kıymetli sosyal bilimci Mehmet Hacısalihoğlu ile söyleştik.

Hacısalihoğlu, devlet üniversiteleri yan gelip yatma yeri olarak görülmediği müddetçe önemli adımların atılacağının altını çiziyor. Biz de, önemli adımları atanlar ve onların sesine ses katanlar, kaynağa inmek ve kaynağı bilmek kültüründen geçtikleri müddetçe, militer iradenin millli iradeyi alt edemeyeceğini, 17 Ağustos Ruhu’nun rafa kalkmasının mümkün olmayacağını ve her 12 Eylül’de, Van Gogh sarısının, darbe karasının önüne geçeceğini ve sadece 12 Eylül’ün değil, 12 Mart’ın, 27 Mayıs’ın, 28 Şubat’ın ve aradan günler geçmeden püskürtülen 15 Temmuz’un milli irade düşmanlarının mağlubiyet günü olarak gördüğümüzü ve görmeye devam edeceğimizi bu vesileyle hatırlatmak ve vurgulamak istiyoruz.

Darbe karasına karşı Van Gogh Sarısı sloganımızı 58. sayımızın kapağında ağırlayacağımızın ve İLKSÖZ’ü bu yönde ete kemiğe büründüreceğimin haberini şimdiden veriyor; Hakan Balamir ve Galip Tekin önünde saygıyla eğiliyor; Suriyeli hamile bir kadına tecavüz eden ve bebeğini öldürenleri, onların yaşadıkları trajedi ve travmaya sessiz kalanları, müptezel reklamlara imza atan Serdar Ortaç ile Gülse Birsel’i, vasatın altında kitap yayımlamaya devam eden Ayşe Kulin’i, yetenek mahrumu oldukları halde, ortalıkta yetenek abideleri gibi dolaştırılan Tuba Büyüküstün ile Fahriye Evcen’i, sıraladıklarımın, görüntü kirliliği yaşatmalarını sağlayanları, özellikle Ege sahil şeridini, özellikle yaz mevsiminde, sahilde domates gibi kızarma, diskoda göbek oynatma, sallama ve hoplatma yeri olarak görerek tarihsel ve kültürel dokuyu yok etmek için ellerinden gelenin fazlasını yerine getirenleri, Kürk Mantolu Madonna’yı uyarlamaktan vaz geçmeyen ay yapım’ı, Hürriyet’in ham ervah çoğaltma merkezi gibi çalışarak, Cuma günlerini eziyete dönüştüren eki başta olmak üzere, aynı sorunlu noktada duran diğer kitap eklerini protesto ediyor; açık sözlülükle patavatsızlığı birbirine karıştırmadığınız; densizlikle, şımarıklıkla ipi her daim önde göğüsleyeceğinizin hayalini kurmadığınız; kaynağı yüzeyde değil, derinde ama elbette derin tarihçilerin buluşmadıkları derinde, derinlikte aradığınız; sadece boş ve çok konuşmakla çenenizi yoracağınızı ve böylece trajikomik duruma düşeceğinizi unutmadığınız, hudayinabitlerden değil, dişiyle tırnağıyla kazıyarak hak ettikleri yerlere gelenlerden örnek aldığınız; kitabın mevsime göre kategorize edilemeyeceğini belleğinize kazıdığınız; kategorize edenleri ciddiye almadığınız günlerin sizlerin olmasını temenni ediyorum.

 

 

satın al       e-dergi       abone ol